Tarih kitapları bize imparatorlukların yükselişini ve çöküşünü anlatır. Büyük orduların nasıl kurulduğunu, şehirlerin nasıl büyüdüğünü, devletlerin nasıl ihtişama ulaştığını ve sonra nasıl dağıldığını okuruz. Fakat çoğu insanın gözden kaçırdığı şey şudur: Medeniyetlerin başına gelen her şey, aslında insanın iç dünyasında da yaşanır.
Çünkü insan da bir medeniyettir.
Bir insanın ruhu da doğar.
Karakteri gelişir.
İradesi güçlenir.
Sonra yavaş yavaş yorulur.
Konforun içinde gevşer.
Ve bazen fark edilmeden içeriden çökmeye başlar.
İbn Haldun ile Arnold J. Toynbee, medeniyetlerin çöküşünü anlatırken aslında insan ruhunun kaderine dair de derin bir hakikati ortaya koymuşlardı. Çünkü devletleri ayakta tutan yasalarla insanı ayakta tutan yasalar arasında büyük bir benzerlik vardır.
İnsan Gençken Bir Fetih Halindedir
İnsan hayatının ilk dönemleri, bir medeniyetin kuruluş çağına benzer.Genç insanın içinde güçlü bir enerji vardır:
İbn Haldun’un “asabiyet” dediği o kurucu ruh, bireyin içinde de vardır. İnsan gençken henüz tam anlamıyla konforla tanışmamıştır. Bu nedenle hareketlidir. Arayış içindedir. Eksiklik hissi onu canlı tutar.
Aslında insanı geliştiren şey çoğu zaman sahip oldukları değil, eksikleridir.
Yoksunluk insana yön verir.
Belirsizlik insanı düşünmeye zorlar.
Acı insanı derinleştirir.
Kaybetme korkusu insanı disipline eder.
Bu yüzden tarihte büyük medeniyetler genellikle zor coğrafyalarda doğmuştur. Çöllerde, savaşlarda, kıtlık dönemlerinde… Çünkü rahatlık insanı büyütmez; mücadele büyütür.Birey için de durum aynıdır.
Hayatının en zor dönemlerinden geçen insan, çoğu zaman karakterinin temel taşlarını o dönemlerde oluşturur. İnsanın kişiliği rahat koltuklarda değil, kriz anlarında şekillenir.
İnsan Güçlendikçe İçindeki Mücadele Zayıflayabilir
Fakat insanın trajedisi tam da burada başlar.Çünkü insan, ulaşmak istediği şeylere ulaştıkça; onu oraya taşıyan ruhu kaybetmeye başlayabilir.
Bir zamanlar sabah erkenden kalkıp çalışan insan, artık rahatına düşkün hale gelir.
Bir zamanlar öğrenmeye aç olan insan, artık bildiklerinin içine kapanır.
Bir zamanlar risk alan insan, artık yalnızca sahip olduklarını korumaya çalışır.
İbn Haldun’un devletler için anlattığı çürüme süreci, bireyin içinde sessizce başlar:
İnsan artık büyümeyi değil, rahat etmeyi hedeflemeye başlar.Ve çoğu zaman çöküş tam burada başlar.Çünkü insanı güçlü yapan şey başarı değil; mücadele kapasitesidir.
Bugün birçok insanın dışarıdan güçlü görünmesine rağmen içeride kırılgan olmasının nedeni budur. Modern insanın büyük kısmı fiziksel olarak değil, ruhsal olarak yorulmuştur.Çünkü artık savaşacak bir anlam bulamamaktadır.
Ruhun Çöküşü Gürültülü Değil, Sessizdir
Medeniyetler genellikle bir savaşla yıkılmış gibi görünür. Oysa Toynbee’ye göre çöküş önce içeride başlar. Askerî yenilgi yalnızca son aşamadır.İnsan için de aynısı geçerlidir.İnsan bir anda çökmez.
Önce:
Ve en sonunda yaşamaya devam eder ama artık gerçekten yaşamaz.Modern çağın en büyük trajedilerinden biri budur:İnsanların çoğu hayatta kalıyor ama ruhen yaşamıyor.
Sabah kalkıyorlar,
işe gidiyorlar,
ekranlara bakıyorlar,
konuşuyorlar,
gülüyorlar,
paylaşımlar yapıyorlar…
Ama içlerinde büyük bir sessizlik büyüyor.
Toynbee’nin “yaratıcı azınlık” dediği şey bireyin içinde de vardır. İnsan kendi içindeki yaratıcı tarafı kaybettiğinde yaşlanmaya başlar. Bu yaşlılık biyolojik değil, ruhsaldır.Çünkü insanı yaşatan şey yalnızca nefes almak değildir.
İnsanı yaşatan şey:
Bunlar kaybolduğunda insanın iç medeniyeti çürümeye başlar.
Konfor Çağı ve Modern İnsanın İç Çöküşü
Bugün insanlık tarihin en konforlu dönemlerinden birini yaşıyor.
İnsanlar:
Fakat bütün bunlara rağmen modern insanın içinde büyüyen bir boşluk var.Çünkü insan ruhu yalnızca konforla beslenemez.
Konfor bedeni rahatlatır.
Ama anlam ruhu ayakta tutar.
Modern çağın sorunu tam olarak budur: İnsan dış dünyasını büyüttü ama iç dünyasını ihmal etti.
Evler büyüdü,
ama ruh küçüldü.
Bağlantılar arttı,
ama yakınlık azaldı.
Bilgi çoğaldı,
ama hikmet kayboldu.
İnsan artık her şeye ulaşabiliyor ama neden yaşadığını açıklamakta zorlanıyor.Bu nedenle çağımızın en büyük yorgunluğu fiziksel değil; varoluşsaldır.
İnsan Kendini Kaybetmeye Nasıl Başlar?
İnsan çoğu zaman büyük felaketlerle değil, küçük vazgeçişlerle çöker.
Bir gün spor yapmayı bırakır.
Bir gün okumayı bırakır.
Bir gün düşünmeyi bırakır.
Bir gün hayal kurmayı bırakır.
Bir gün yalnızca rahat etmek ister.
Ve zamanla ruhun içindeki büyük şehir sessizleşmeye başlar.
Karakter de kas gibidir:Kullanılmazsa zayıflar.
İrade de medeniyet gibidir: Savunulmazsa çöker.
Bu nedenle insanın en büyük savaşı dış dünyayla değil, kendi içindeki çözülmeyle ilgilidir.
İnsanı Ayakta Tutan Şey Nedir?
İbn Haldun’un asabiyeti birey için iradedir.Toynbee’nin yaratıcı cevabı birey için karakterdir.İnsan kendini sürekli yeniden kurabildiği sürece ayakta kalır.Çünkü gerçek hayat, insanın başına ne geldiği değil; onun buna nasıl cevap verdiğidir.
Acılar insanı yıkabilir de büyütebilir de.
Başarı insanı güçlendirebilir de çürütebilir de.
Konfor insanı dinlendirebilir de uyuşturabilir de.
Bütün mesele insanın ruhunu canlı tutup tutamadığıdır.Belki de insan hayatındaki en büyük soru şudur:İnsan, refahın içinde çürümeden yaşayabilir mi?
Tarih bunun zor olduğunu söylüyor.Ama insanın bütün değeri de zaten bu zorluğa rağmen ayakta kalabilmesinde yatıyor.
İnsan Kendini Yeniden Kurabilir mi?
İnsan hayatındaki en büyük meselelerden biri şudur:İnsan gerçekten değişebilir mi?Daha da derin soru ise şudur:İnsan, yıkıldıktan sonra kendisini yeniden kurabilir mi?
Tarih boyunca medeniyetlerin yükselişini inceleyen İbn Haldun ve Arnold J. Toynbee aslında insan ruhunun da kaderini anlatıyordu. Çünkü medeniyetler gibi insanlar da bazen çöker, dağılır, yorulur ve kendi iç düzenlerini kaybederler.
Fakat tarihin en dikkat çekici gerçeği şudur:Bazı yıkılışlar son değil, başlangıçtır.
Bir şehir yıkıldıktan sonra yeniden kurulabilir.
Bir devlet çöktükten sonra yeniden doğabilir.
Peki insan ruhu?
İnsan da kendi küllerinden yeniden doğabilir mi?
Toynbee’nin medeniyetler için söylediği “meydan okuma ve cevap” teorisi, insanın iç dünyası için de geçerlidir. İnsan hayatı boyunca sürekli sınanır:
Ve insanın gerçek karakteri tam da burada ortaya çıkar.
Bazı insanlar kırılır.
Bazıları sertleşir.
Bazıları ise derinleşir.
Çünkü acı aynı zamanda bir aynadır. İnsanın kim olduğunu ona gösterir.
Friedrich Nietzsche şu meşhur cümleyi bu yüzden kurmuştur:
“Beni öldürmeyen şey, beni güçlendirir.”
Fakat bu söz çoğu zaman yanlış anlaşılır. Nietzsche burada romantik bir iyimserlikten söz etmez. Tam tersine, insanın ancak büyük kırılmalardan geçerek kendi hakiki gücünü keşfedebileceğini anlatır.
Çünkü insan çoğu zaman konfor içindeyken kim olduğunu bilmez.
İnsan ancak kaybettiğinde neye tutunduğunu fark eder.Ancak yalnız kaldığında kendi sesiyle karşılaşır.Ancak karanlığa düştüğünde içindeki ışığın gücünü öğrenir.Bu nedenle bazı çöküşler aslında insanın kendisiyle ilk kez karşılaşmasıdır.
İnsan En Çok Kendi İçinde Kaybolur.
Modern insanın en büyük problemi dış dünyayı fethederken iç dünyasını kaybetmesidir.
İnsan artık:
Ama bütün bunlara rağmen kendisine yabancılaşıyor.
Søren Kierkegaard bunu yıllar önce şu sözle anlatmıştı:
“İnsanın en büyük umutsuzluğu, kendisi olamamasıdır.”
Gerçekten de insanın en büyük çöküşü dışarıdaki başarısızlıklar değildir. Asıl çöküş, insanın kendi ruhundan uzaklaşmasıdır.
Bir noktadan sonra insan:
Ve yavaş yavaş kendi merkezini kaybeder.
İşte tam bu noktada insanın yeniden kurulması gerekir.
Fakat insanın kendini yeniden kurabilmesi için önce parçalandığını kabul etmesi gerekir.
Çünkü inkâr edilen hiçbir yara iyileşmez.
Kırılmak Bazen Uyanmaktır.
İnsan çoğu zaman güçlü görünmeye çalışır.
Oysa bazen gerçek güç, kırıldığını kabul edebilmektir.
Carl Gustav Jung şöyle der:
“İnsan aydınlanmaya ışık figürleri hayal ederek değil, karanlığını bilinçli hale getirerek ulaşır.”
Bu çok derin bir hakikattir.
Çünkü insanın kendini yeniden kurması; yalnızca olumlu düşünmesiyle olmaz. İnsan önce kendi karanlığıyla yüzleşmek zorundadır:
İnsan kendisinden kaçtığı sürece dönüşemez.
Bu yüzden büyük kırılmalar bazen insan ruhunun yeniden doğum sancılarıdır.
Birçok insan hayatının en karanlık döneminden sonra değişir.
Daha sakin olur.
Daha derin düşünür.
Daha az gösterir.
Daha çok hisseder.
Çünkü acı insanın fazlalıklarını yakar.
Geriye yalnızca hakiki olan kalır.
Yeniden Kurulmanın Bedeli
İnsan kendini yeniden kurabilir.
Ama bu kolay değildir.
Çünkü yeniden doğuş, eski benliğin ölmesini gerektirir.
Eski alışkanlıkların,
eski kibirlerin,
eski bağımlılıkların,
eski korkuların yıkılması gerekir.
Bu nedenle dönüşüm acı verir.
Fyodor Dostoyevski insan ruhunun bu sancılı dönüşümünü şöyle anlatır:
“İnsan bazen acıyı da sever; çünkü bilinç acıyla derinleşir.”
Gerçekten de yüzeysel hayatlar genellikle acıdan kaçan hayatlardır. Fakat derin insanlar çoğu zaman acının içinden geçmiştir.
Çünkü insanın ruhunu büyüten şey yalnızca mutluluk değildir.
Bazen kaybetmek de insanı büyütür.
Bazen yalnızlık da öğretir.
Bazen yıkılmak da olgunlaştırır.
İşte bu nedenle bazı insanlar yaş aldıkça sertleşirken, bazıları bilgeleşir.
Aradaki fark yaşadıkları şeyler değil; yaşadıklarını nasıl anlamlandırdıklarıdır.
İnsan Ruhunun Gerçek Gücü
Viktor Frankl toplama kampı deneyimlerinden sonra şu sonuca ulaşmıştı:
“İnsanın elinden her şey alınabilir; fakat bir şey hariç: Her koşul altında tavrını seçme özgürlüğü.”
Belki de insan ruhunun gerçek gücü tam olarak budur.
İnsan her şeyi kontrol edemez.
Hayatı kontrol edemez.
Kaybettiklerini geri getiremez.
Geçmişi değiştiremez.
Ama yaşadığı şeye vereceği cevabı seçebilir.
Ve bazen insanın yeniden doğuşu tam da burada başlar.
Bir karar anında.
Bir fark edişte.
Bir yüzleşmede.
Belki sessiz bir gecede…
Belki büyük bir kayıptan sonra…
Belki herkes giderken…
Belki insan ilk kez kendisiyle baş başa kaldığında…
Çünkü insanın içindeki medeniyet yeniden kurulabilir.Ama bunun için önce insanın kendi ruhunun harabeleri arasında yürümeyi göze alması gerekir.
