Hukukun yalnızca düzen üretmekle yetindiği, fakat değişim ihtimalini sistematik olarak dışladığı her tarihsel noktada, karşımıza çıkan şey “normatif bir başarı” değil, aksine son derece sofistike bir siyasal donma hâlidir. Çünkü biçimsel olarak kusursuz işleyen bir normlar sistemi, eğer kendi içinden yeni hak taleplerinin doğmasına izin vermiyorsa, adaletin değil statükonun en rafine aracına dönüşür. Tam da bu nedenle Gustav Radbruch’un pozitif hukukun belirli bir noktadan sonra katlanılamaz bir haksızlığa dönüşebileceğine dair formülü, yalnızca totaliter rejimlere karşı değil, hukukun teknik mükemmeliyetine sığınarak toplumsal değişimi imkânsızlaştıran tüm sistemlere yöneltilmiş bir itham olarak okunmalıdır.Bugün hukukun en büyük krizi, keyfilik üretmesi değil; keyfiliği gereksiz kılacak kadar kapalı bir normatif evren kurmasıdır. Bu evrende her şey kurallara uygundur, fakat hiçbir şey adil değildir.
Bu durum, Carl Schmitt’in dost–düşman ayrımı üzerinden yaptığı meşhur egemenlik analizinin tersinden okunmasını zorunlu kılar. Schmitt, liberal normativizmin siyaseti nötralize ettiğini söylerken aslında şunu ifşa ediyordu: Kuralların mutlaklaştırılması, çatışmayı ortadan kaldırmaz; onu görünmez kılar.Bugünün hukuk düzenlerinde yaşanan da tam olarak budur. Siyasal olan tasfiye edilmez; prosedüre tercüme edilir. Hak talebi bastırılmaz; yargısal incelemeye havale edilir. Eşitsizlik reddedilmez; teknik gerekçelerle ertelenir. Böylece hukuk, şiddetin karşıtı olmaktan çıkar ve geciktirmenin kurumsal tekniğine dönüşür. Bu geciktirme, açık baskıdan daha etkilidir; çünkü hukuka uygundur.
Oysa hukukun normatif iddiası yalnızca öngörülebilirlik değildir. Ernst Bloch’un henüz-gerçekleşmemiş olanın ontolojisine yaptığı vurgu, hukukun zamansal yapısını yeniden düşünmeyi gerektirir.Hukuk ya geçmişin iradesini koruyan bir muhafaza aygıtıdır ya da geleceğin imkânını taşıyan bir özgürleşme zemini. Üçüncü bir yol yoktur. Umudu dışlayan hukuk, kendisini ne kadar mükemmel inşa ederse etsin, toplumsal bilinçte meşruiyet üretemez; çünkü meşruiyet, yalnızca yürürlükten değil, dönüşüm ihtimalinden doğar. İnsanlar yalnızca korunmak için değil, tanınmak için de hukuka ihtiyaç duyar.
Bu noktada Axel Honneth’un tanınma kuramı, modern hukuk devletlerine yöneltilmiş en sert eleştirilerden birini içerir: Hukuk, bireyi yalnızca soyut bir hak öznesi olarak kabul ettiği sürece, onun somut varoluşunu görünmez kılar. Biçimsel eşitlik, maddi eşitsizliği maskeleyen bir ideolojik perdeye dönüşür. Böylece hukuk düzeni, kendi kendisini sürekli yeniden üreten bir kapalılık kazanır. Kurallar değişmez, çünkü kuralları değiştirecek olan özne normatif olarak zaten tanınmış kabul edilmektedir. Bu, eşitliğin en paradoksal inkârıdır.
Benzer bir teşhisi Michel Foucault’nun iktidar analizinde görmek mümkündür. Foucault’ya göre modern iktidar, yasaklayan değil yöneten bir iktidardır; norm üretir, sapmayı ölçer, farklılığı kategorize eder. Hukuk da bu yönetimsellik içinde bir teknik hâline gelir. Artık mesele kimin haklı olduğu değil, hangi prosedürün işletileceğidir. Bu prosedürelleşme, adaletin yerini alır. Hukuk, yaşayan bir tartışma alanı olmaktan çıkar ve uzmanlık diline hapsedilir. Böyle bir sistemde umut, irrasyonel bir beklenti olarak damgalanır; çünkü sistemin kendi içinde değişim üretme kapasitesi yoktur.
Oysa Jürgen Habermas’ın gösterdiği gibi hukukun meşruiyeti, ancak kamusal tartışma süreçlerine açık olmasıyla mümkündür. Normların geçerliliği, onların doğru uygulanmasından değil, sürekli yeniden tartışılabilir olmasından doğar. Değişim ihtimalinin ortadan kalktığı bir hukuk düzeni, teknik olarak mükemmel olabilir; fakat normatif olarak ölüdür. Bu ölüm, dramatik bir çöküşle değil, yavaş bir anlam kaybıyla gerçekleşir. İnsanlar hukuka uymaya devam eder; fakat ona inanmaz.
Bu nedenle hukukun umut taşıması bir ahlaki lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Umut, hukukun dışsal bir süsü değil; onun teleolojik yönelimidir. Eğer hukuk yalnızca düzeni korumak için varsa, mezarlıklar en mükemmel hukuk düzenleridir: Her şey son derece düzenli, son derece öngörülebilir ve son derece sessizdir. Adalet ise tam tersine, yaşayanların talebiyle var olur. Talep yoksa adalet de yoktur. Talebin mümkün olmadığı bir yerde hukuk yalnızca arşivdir.
Umudu öldüren hukuk, normların askıya alındığı bir istisna rejiminden daha tehlikelidir; çünkü burada hukuk görünürde bütün ihtişamıyla yürürlüktedir, mahkemeler çalışır, kararlar gerekçelidir, kanun yolları açıktır ve usul eksiksiz uygulanır, fakat bütün bu kusursuz işleyiş bireyin haklı çıkabilme ihtimalini fiilen ortadan kaldıran kapalı bir devreye dönüşür. Böyle bir düzende hukuk, haksızlığı açıkça üretmez; onu erteler, teknikleştirir ve soyutlaştırır. Birey, artık adalet aramaz, yalnızca sürecin tamamlanmasını bekler; çünkü sonucun değişebileceğine dair inanç sistematik olarak aşındırılmıştır. İşte bu durum, Franz Kafka’nın yargı alegorisinde tasvir ettiği gibi, kapıları açık fakat girilemeyen bir mahkeme hissi yaratır: hukuk vardır ama ulaşılabilir değildir. Hukukun umut taşıma kapasitesini kaybetmesi, onun normatif meşruiyetinin de sessizce çözülmesi anlamına gelir; zira Ernst Bloch’un işaret ettiği üzere umut, yalnızca psikolojik bir beklenti değil, kurumların geleceğe açık olma niteliğidir. Bu açıklık ortadan kalktığında hukuk, düzen üretmeye devam eder fakat adalet üretmez; birey için hak, gerçekleşebilir bir imkân olmaktan çıkar ve arşivlenmiş bir kavrama dönüşür. Tam da bu nedenle umudu öldüren hukuk, özgürlüğü doğrudan bastıran hukuktan daha yıkıcıdır; çünkü burada itaat korkudan değil, değişimin imkânsız olduğuna dair yerleşmiş kanaatten doğar.
Sonuç olarak bugün savunulması gereken şey, kuralların mükemmelliği değil, kuralların geçirgenliğidir. Hukukun içinde her zaman bir çatlak bulunmalıdır; yeni hakların, yeni eşitlik biçimlerinin, yeni özgürlük taleplerinin sızabileceği bir açıklık. Bu çatlak, sistemin zayıflığı değil; adaletin imkânıdır. Umudu dışlayan hukuk düzenli olabilir, güçlü olabilir, hatta uzun ömürlü olabilir; fakat asla meşru olamaz. Çünkü meşruiyet, yalnızca bugünün düzeninden değil, yarının mümkün olmasından doğar.
