Ceza adalet sistemine duyulan güven, modern devletin zor kullanma yetkisinin toplumsal olarak kabul edilmesini sağlayan en temel normatif zemindir. Bu güven yalnızca mahkemelerin varlığına ya da kanunların yürürlükte olmasına bağlı değildir; bireyin, suç işlendiğinde adil bir yargılama yapılacağına, masum ile suçlunun ayırt edileceğine ve verilen cezanın hak edilenle orantılı olacağına dair taşıdığı rasyonel inançtan beslenir. Bu inanç zayıfladığında ceza normu yürürlükte kalmaya devam etse bile toplumsal bağlayıcılığını kaybeder; çünkü ceza tehdidinin caydırıcılığı, yaptırımın ağırlığından çok, onun adil uygulanacağına duyulan güvene dayanır. Klasik genel önleme teorisinin kurucu varsayımı da budur. Nitekim Anselm von Feuerbach’ın psikolojik zorlama teorisinde cezanın etkisi, bireyin cezanın uygulanacağına dair öngörülebilir bir beklentiye sahip olmasına bağlanır; keyfîlik ya da seçicilik algısı ortaya çıktığında bu psikolojik bağ ortadan kalkar ve ceza tehdidi normatif yönlendirme gücünü kaybeder.¹
Ceza adaletine duyulan güvenin aşınması, ilk olarak mağdurun sistemle kurduğu ilişkiyi dönüştürür. Mağdur, uğradığı haksızlığın kamusal otorite tarafından giderileceğine inanmadığında ceza yargılamasına başvurmak rasyonel bir davranış olmaktan çıkar. Bu durum ceza hukukunun kamusallık karakterini zedeler; suç, kamusal düzeni ihlal eden bir fiil olmaktan çıkarak taraflar arasında çözülmesi gereken özel bir ihtilafa indirgenir. Modern ceza hukukunun doğuşu, kan davası ve özel öç alma biçimlerinin ortadan kaldırılmasıyla mümkün olmuşken, ceza adaletine duyulan güvenin kaybı bu tarihsel kazanımın tersine işlemesine yol açar. Bu noktada ortaya çıkan şey yalnızca alternatif çözüm yollarının yaygınlaşması değil, ceza hukukunun varlık nedeninin sorgulanmasıdır. Çünkü ceza hukuku, mağdurun öç alma hakkını devlete devretmesinin karşılığında adalet üretme taahhüdünde bulunan bir kurumdur. Bu taahhüt yerine getirilmediğinde bireyin devlete yönelttiği normatif bağlılık zayıflar.
Bu süreç aynı zamanda suçlunun sistemle kurduğu ilişkiyi de dönüştürür. Ceza hukukunun klasik öğretisinde ceza, suçlunun hukuki düzenle yeniden bütünleşmesini sağlayan bir araç olarak düşünülür. Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in ceza teorisinde ceza, suçlunun işlediği fiille inkâr ettiği hukuku yeniden tanımasıdır; yani ceza, suçluyu hukuki özne olarak ciddiye almanın bir ifadesidir.² Ancak ceza adaletine duyulan güvenin kaybolduğu bir sistemde ceza, suçlunun hukuki özne olarak tanınmasını sağlayan bir süreç olmaktan çıkar ve onu sistem dışına iten bir güvenlik tedbirine dönüşür. Bu dönüşümün en önemli sonucu, cezanın yeniden toplumsallaştırıcı fonksiyonunun ortadan kalkmasıdır. İnfaz kurumları bu noktada ıslahın değil, dışlamanın mekânı haline gelir. Böyle bir sistemde özel önleme işlevi de anlamını yitirir; çünkü birey, cezanın adil olmadığına inandığında normla yeniden bağ kurmak için bir neden görmez.
Ceza adaletine duyulan güvenin çöküşü, yalnızca mağdur ve fail arasındaki ilişkiyi değil, suç politikasının yönünü de belirler. Toplumsal güvenin zayıfladığı sistemlerde siyasal iktidar, meşruiyet krizini telafi etmek için daha ağır cezalar ve daha sert ceza muhakemesi tedbirlerine yönelme eğilimindedir. Ancak bu yönelim paradoksal bir sonuç doğurur: cezaların ağırlaşması güveni yeniden üretmez; aksine ceza hukukunun araçsallaştığı yönündeki algıyı güçlendirir. Bu durum, Niklas Luhmann’ın hukuk sisteminin temel işlevi olarak tanımladığı “normatif beklentilerin istikrara kavuşturulması” fonksiyonunun ortadan kalkması anlamına gelir.³ Hukuk artık geleceğe ilişkin öngörülebilirlik üretmez; bireyler hukuki sonuçları değil, fiilî güç ilişkilerini hesaplayarak hareket eder. Böyle bir ortamda suç oranlarının artması yalnızca kriminolojik bir olgu değil, normatif düzenin çözülmesinin doğal sonucudur.
Bu güven kaybının en görünür olduğu alanlardan biri ceza muhakemesidir. Uzun yargılamalar, ölçüsüz tutuklama uygulamaları ya da benzer olaylarda farklı sonuçlar doğuran kararlar, ceza adaletinin rasyonel işlediği yönündeki inancı zayıflatır. Bu zayıflama, usul güvencelerinin yalnızca teknik ayrıntılar olmadığı gerçeğini ortaya koyar. Usul kuralları, maddi adaletin gerçekleşmesinin araçları olmanın ötesinde, adaletin görünür hale gelmesini sağlayan sembolik yapılardır. Tom R. Tyler’ın ampirik çalışmalarında gösterdiği gibi bireyler için önemli olan yalnızca davanın sonucu değil, yargılama sürecinin adil olup olmadığına dair algıdır.⁴ Usulî adalet algısının zayıfladığı bir sistemde, aleyhe verilen doğru kararlar bile meşru kabul edilmez. Bu durum ceza yargılamasının toplumsal kabulünü doğrudan etkiler.
Ceza adaletine duyulan güvenin çöküşü, ekonomik düzen üzerinde de doğrudan etkiler yaratır. Modern ekonominin temelinde sözleşmelere duyulan güven, mülkiyet hakkının korunacağına dair inanç ve uyuşmazlıkların tarafsız bir yargı tarafından çözüleceği beklentisi yer alır. Ceza hukuku bu güvenin nihai güvencesidir; çünkü ekonomik suçlara karşı yaptırım tehdidi, piyasa aktörlerinin kurallara uymasını sağlar. Ancak ceza adalet sisteminin öngörülebilirliğini kaybettiği bir ortamda ekonomik ilişkiler de normatif zeminden koparak güç ilişkilerine dayanır.
Sonuç olarak ceza adaletine duyulan güvenin çöküşü, yalnızca yargı kurumlarının meşruiyetini zedeleyen bir sorun değildir; toplumsal ahlakın çözülmesi, ekonomik düzenin öngörülemez hale gelmesi ve kamusal otoritenin alternatif güç odaklarıyla paylaşılması anlamına gelen çok katmanlı bir krizdir. Ceza hukuku bu anlamda yalnızca suçla mücadele eden bir sistem değil, modern toplumun normatif ve ekonomik yapısını bir arada tutan kurucu bir kurumdur. Bu kurumun adalet üretme kapasitesini kaybetmesi, hukuk devletinin ceza hukuku alanındaki bir işlev bozukluğu değil, toplumsal düzenin bütününe sirayet eden yapısal bir çözülme sürecidir.
DİPNOTLAR
